8 Şubat 2009, İstanbul
"anne"; "annelik ne de yakışmış", "ne güzel bir anne olmuşsun yavrum" v.b: bu sözleri duyduğum zaman tüylerim diken diken oluyor; ürperiyorum. bebeğimi ve beni görmeye gelenlerin ağzından dökülen bu tek kelimeye geçmişte yüklemiş olduğum anlam yeniden canlanıp "ben" dediğim kurguya eklemlenirken zorlanıyorum.
beni yoran daha çok bana katılıp beni çoğaltan halkalardan hafifleyip eski yapabilirliklerime kavuşma değil yeni katmanlarıma yüklediğim anlamlarla uzlaşma çabası. o "anne" sözcüğündeki yavan, pelteleşmiş tat; sinmiş, bezmiş, silik silueti. içimi ezen herkese verme hali; o herkesi koruyan, gözeten, yediren, doyuran, dinleyen, etrafta gıdaklayan tombul anaç tavuk... hep başkaları için bir şeyler yapan, kendi ortalıkta olmayan hayalet... her şeyden önce anne olma hali; kimliğini yutan, öğüten tek bir potada eriten durum...
irigaray okumalarım yardımıma koşuyor;
eril kültürdeki annenin bedeninden ve kendisinden sonsuz faydalanılabilirlik anlayışının ne kadar yanlış olduğunu söylemesi. fedakar anne imgesi; anaç, kendisini çocuklarına adamış, kendi yaşam alanı olmayan. aa anne var "annecik" var diyerek kendine ait yaşamı olan anneler kınanmaz mı? annelik baskısını hangi kadın hissetmemiştir; hangi kadın çocuğuna yetip yetmediği, "iyi" anne olup olmadığı konusunda kendini sorgulamamıştır ki?
bir fotoğraf, bir akşamüstü, yaz;
muhtemelen etraf patlıcan, biber ve kabak kızartması kokuyor; cırcır böcekleri ötüyor; hafif bir meltem; merdiven basamağına oturmuş güneşten bronzlaşmış iki küçük kız ve anneleri. güzel, içten gülümsemesiyle fotoğraf makinasının merceğine bakan anne yorgun ama mutlu ve huzurlu görünüyor. hangi anne yazın yazlıkta dinlenebilir ki, kızlarını denize götürmüş sonra yıkanılmış, giyinilmiş ve yemekten önce hava almaya dışarı çıkılmış.
neden tüm annelik kavramına yüklenen, yüklediğimiz çerçöpten sıyrılarak yalnızca o akşamüstü için, yalnızca kızlarını yıkayıp giydirdiği için irigaray'ın dediği gibi eril kültürden doğal ve tinsel bedenini borçluluk duymadan tüketmesini öğrendiğimiz anneye şükranlarımızı dile getiremiyoruz ki?
annenin kendine ait odası olamaz mı?
ve neden "anneler ve kızları kültürlerimizde ancak anneler kabilesine dahil olmalarını sağlayacak sınavda başarılı olduktan sonra bir araya gelebilirler"? (108-109)
günlüğüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlüğüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ocak 2009 Pazar
5 Ocak 2009 Pazartesi
dışarıdan içeriye zorunlu kapanışta oksijen umudu: annem...

6 Ocak 2009, İstanbul
entelektüel kadınların anne olduktan sonra yaşadıkları azap sanırım birbirine benzerdir. maddi ve ailevi durumuna göre özgürlük alanlarının çapı değişir ama "anne" metamorfozu sırasındaki deneyimler benzeşiyordur.
burada entelektüel kadın klişesinden anladığım okuyan, avrupayı görmüş, geçirmiş, özgürlüğüne düşkün, belki birkaç sene yalnız başına avrupanın bir şehrinde yaşamış hem de yüksek lisans tezi yazmış, belki de akademinin kapılarını zorlamak adına yurda dönünce bir tane daha yazmıştır; ama akademinin ne menem bir eril iktidar kalesi olduğunu deneyimledikten sonra aman aman deyip kaçmış, kendi gibi cinsiyetçi değerlere pas vermeyen bir sevdiceğizini, canısını bulmuş evlenmiş; belki de evlilik ilişkisinin geleneksel boyuttan çok daha farklı olabileceğini deneyimlemiştir. kendi parasını kazanmanın sarhoşluğunu yaşamış; bu sarhoşluk da uzun sürmemiş hamileliğinin sonlarına doğru patronu onu eve göndermiş, böylece iş hayatında kadın olmanın ne olduğunu öğrenmiştir; hülasa düşe kalka da olsa annesinden ayrı ayakta kalabileceğini hem de bundan müthiş keyif alabileceğini kendine ve ona ispatlamış bir kadınımızdır.
taaa kiii anne olana dek. işte bu noktada hür bir kelebek gibi uçuşan, kitapların sayfalarında aylaklık edip, sevim burak, salomé, bachmann sayıklayan özgür kadınımız annesinin kucağına tıpış tıpış döner.
yaşamının part 2'si başlar; tutsaklık:
anneyle barışma süreci mi?? kendini bulma mı?
hamileyken hissediyordum sanırım yardıma ihtiyacım olacaktı... hamileliğimin sonunda maddi özgürlüğümü yitirişimle başlayan özgürlüğümün kısıtlanması haberciydi buna. tek başıma yapamaz mıydım? evden çalışıp bebeğime bakabilir miydim?
doğumdan sonra yardımın kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. şanslıyım annem ve anneannem yanımdaydı...
ama entelektüel kadın, o ukala, bilgiç, bilmiş, kendi kendine tek başına yapabilme çabalarına dönüyor, zorlanıyor ama kafası rahat olsun istiyor, bildiğini yapıyor olmanın verdiği mutluluk. ve fakat entelektüel kadını yalnızca annelik tatmin etmiyor, çalışmak, üretmek, okumak istiyor. eve iş aldım. yardıma ihtiyaç, yeniden yine.
bir yudum hava için muhtaç olmakla, kendinle, anneyle barışmak gerek. peki nasıl?
14 Aralık 2008 Pazar
bir kadın olarak kendini yazmak ya da sevgili günlük

24 Aralık 2008, İstanbul
helene cixous, "medusa'nın gülüşü"nde adeta kadınlara haykırır: "peki, niye yazmıyorsun? Yaz! Yazı senin için, sen kendin içinsin, bedenin sana ait, ona sahip çık!" cixous'ya göre kadın bedeninden sürülmüştür tıpkı yazının alanından olduğu gibi... eril dil, kendi "his"tory'sini, tarihini yazıyor, kadın da sessizce izliyordur. cixous "kendini yaz: bedenin sesini duyurmalı. böylece bilinçdışının sonsuz kaynakları fışkıracaktır" der.
evet, kendini yazmak, her an karşına karşılaşmaktan korktuklarının çıkabileceği, böö diyen öcülerinin hortlayabileceği, bir yandan da alisin kendi harikalar diyarını yarattığı gibi, kendi masalını kurabileceğin harika bir deneyim olabilir. anne olduktan sonra yazmaktan korkmamam, öncesinde har vurup harman savurduğum bedenimle uzunca bir süre yaşadığım barışma sürecine bağlanabilir mi bilemiyorum. hamile kaldığımı öğrendiğim günden itibaren bedenime yaklaşımımda büyük bir değişiklik oldu. artık içimde bir canlı büyüyordu; ona karşı duyduğum sorumluluk ve gittikçe büyüyen bir sevgi, bedenimi sevmemi, hatta onu tanıdıkça ona hayran kalmamı, saygı duymamı sağladı. ironik, bir başka canlı aracılığıyla insanın kendi bedenine yakınlaşması; ama diğer yandan kadın, kendi bedenine ötekinin bakışından dolayı yabancılaşmıyor mu? erkeğin bedenine baktığı gibi kendi bedenine bakmıyor mu? onun değer yargılarıyla, beğenileriyle kendi bedenini seviyor ya da nefret etmiyor mu? neyse içimdeki küçücük içi dolu fıçıcık bedenimi sevmemi, hatta ona şapka çıkarmamı sağladı, minettarım... bu beden içinde farklı bir canlıyı saygıyla büyütebilecek, içindeki farklılığa (farklılık konusuyla ilgili luce irigaray'ın "annelik düzeni" adlı harika yazısından "okumalarım" bölümünde bahsedilecektir) tahammül edebilecek kadar yüceydi. üstelik bu canlıyı dünyaya getirdikten sonra da onu besleyebilecek mucizevi besini üretebiliyordu. hala emziriyorum; her seferinde mememe yumulmuş bebeğimi hayranlıkla seyrediyorum. ilk önceleri çok zor ve acı veren bu deneyim şimdi benim için de vazgeçilmez bir keyif halini aldı.
sevgili günlük diye başlayan milyonlarca günlük tutulmuştur kadınların kaleminden, genellikle edebiyatta da günlük formunda ya da mektup biçiminde anlatılar kaleme alır kadın yazarlar. günlük özel olanın paylaşılması, bir kadının mahremine yabancı gözün değmesidir. bir yandan kadın yazdıkça, kendini anlattıkça kendini sağaltır; evin içinden, dışarıya ulaşır, bağırır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
