cynthia peters, "birlikte yıkanan kadınlar" başlıklı yazısında, doğulu toplumlardaki kadın bedenlerinin buluştuğu bir yer olarak hamam kültürünü "oryantalist olmayan" batılı bir kadın gözüyle değerlendiriyor. fas'ta bir hamama gitmiş peters, ona göre hamam kadın bedenlerinin geçmişleriyle, gelecekleriyle iletişime geçtikleri yegane yerlerden biri. Kendi kültürüyle Doğulu kültürdeki bu imkanı "oryantalist" tuzağa düşebileceğini de ekleyerek şöyle karşılaştırıyor:
"Hamamda kurulan görsel iletişimin yanı sıra güvenli, samimi, platonik, utanmadan, bütün vücudunuzla kurulan fiziksel iletişimin de ayrı bir zevki var. Bunu yazarken bile acaba uyduruyor muyum diye düşündüm. Kulağa ütopik geliyor. Benim kültürümde kadınlar fazla bir araya gelip birbirlerine bu kadar sevgi dolu ve bu kadar güzel bakmazlar".
Bu kadar çok kadın bedenini bir arada görmemiştim diyor peters, gördüğü bedenler reklam afişlerindeki ince, zayıf, mükemmel görüntülerden ibaret. Oysa "Hamama yapılan haftalık ziyaret sayesinde kadınlar, farkında olmadan diğer kadınların vücutlarıyla ilgili, bedenlerimizin çeşitliliğini normalleştiren ve yaşlanma sürecini gözler önüne seren bir görüş ediniyorlar".
Bizde de hamam kültürü turistik bir ayrıntı olarak var artık. Batılı "erkek gözünün" estetiği bedenlerimizi zaptı rapt altına almış durumda. Yazıda anneleri ilgilendiren konu doğum sonrası bedendeki değişimleri sevmek, benimsemek. doğum sonrası "forma gir, formda kal" kaskasına farklı bir gözle bakabilmeye başlamak... peters bu konuya da değiniyor...
okumalarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okumalarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Haziran 2010 Çarşamba
12 Mayıs 2009 Salı
uyuyan güzele beyaz atlı prens yetiştiren külkedisi anne...

colette dowling, dişilik kompleksi adlı kitabında külkedisi kompleksi olarak adlandırdığı kadının bağımsızlık isteği ile himaye gereksinimi arasındaki dilemmayı gözler önüne serer. kadınlardaki ruhsal yılgınlık ve yorgunluğa bu iç çatışmanın neden olduğunu belirtir. çatışma enerjimizi yiyip bitiriyordur. ayaklarımız üzerinde duran, bağımsız, özgür kadınlar olduğumuzu zannederken, içimizdeki seste bir mutsuzluk, bir tatminsizlik hissediyorsak gerçekte tam da bağımsız olmadığımızı, sorumluluğumuzu tam olarak üstlenmediğimizi düşünmenin zamanının geldiğini söyler dowling. dowling, yüksek kademelerde çalışan, bekar, başarılı kadınların bile günün birinde çalışmak zorunda kalmamayı hayal ettiğini, kendi sorumluluklarını alacak bir erkeği düşlediklerini vurguluyor. bu yüzden bu kadınlar yalnız kaldıkları için mutsuzdurlar; hayatlarını çalışmakla mı geçireceklerdir.
kadınlar kendilerini bağımlı olmak için zorlarlar; kendi özgürlüklerinin önünü "mutluluğu" buldukları sıcak evlerinde
kendilerini güvende hissetmek uğruna keserler. onun için telaşla örümceğin ağını ördüğü gibi gündelik hayatta işlerinin yanında ev işleri çocuk ve eşle ilgilenir; oradan oraya koşar dururlar. çünkü kadın tam olarak özgür ve bağımsız olmaktan korkar; çünkü öyle yetiştirilmişlerdir. gerçekten de çocukluğumuz bu masallarla geçti. hepimiz kurtarılmayı bekleyen birer uyuyan güzel, rapunzel, külkedisi olmadık mı? kurbağayı öpünce beyaz atlı prense dönüşmedi mi?
dowling, kadının öncelikle parayla olan ilişkisini sorgulamasını öneriyor; para erildir; kadın para kazanır ama onu yönetmesini erkek kadar iyi bilemez; her gün hesabını yapan, bilen, kazandığı kadar harcayan kişinin sağlıklı bir ruh haline sahip olduğunu vurgular:
"insanın hesabını günbegün bilmesi yalnızca iyi bir mali politika değil, aynı zamanda iyi bir duygusal politikadır. böyle bir şey, gerçeklikle günbegün hatta anbean temas kurmak anlamına gelir. çocuklara ya da birlikte yaşadığım adama karşı içimde bir öfkenin birikmesine yol açmamak anlamına gelir. çöküntüye uğradığım zaman, her şeyi gözden geçirmek anlamına gelir: neler oluyor burada? enerjim nereye gidiyor? nelerden zevk alıyorum? harcadığım enerji, zevk gelirimi karşılıyor mu, yoksa bir dengesizlik mi var? elime geçenden daha fazlasını mı harcıyorum? eğer öyleyse elime daha fazlasının geçmesini nasıl sağlayabilirim?"
bağımlı kadınların bağımlı çocukları olacağından söz eder dowling. bağımlı anne, hayattan korkan anne, korkak çocuklar yetiştirir; günün birinde kendilerini kurtaracak birini bekleyen yetişkinler... hiçbir zaman tam olarak büyüyemeyen, birer ergen kalmaya mahkum yetişkinler...
12 Şubat 2009 Perşembe
irigaray'ın erkek çocuk yetiştiren annelere öğüdü...
ben sen biz'i okuyorum hala; irigaray,
annelerin kız çocuklarına erkek çocuklar gibi yapmayı öğretmemelerini, aksine erkek çocuklarını cinsel olarak erkek kimliklerini koruyarak kız çocuklarınınkiyle aynı toplumsal erdemlere sahip olacak şekilde eğitmelerini öğütlüyor.
nedir bu toplumsal erdemler? sessiz ve sakin olmak, kısık sesle konuşmak, savaşçı ve gürültücü oyunlar oynamamak, başkalarına karşı nazik olmak, sabırlı ve alçakgönüllü olmak.
irigaray, freud'a dayanarak eril cinselliğin gerginlik, boşalma ve rahatlamadan oluşan bir yapıya sahip olduğunu belirtir. bu tarz bir cinselliğe karşılık gelen kültürel manzara savaş ve saldırganlıktan ibaret oluyor. işte bunu önlemenin tek yolu erkek çocuklarını farklı yetiştirmek.
savaşı eleştiriyoruz ama çocuklarımız hala savaş oyuncakları ve oyunlarıyla büyüyor (örneğin şu anda aklıma gelen 'star wars-yıldız savaşları' filmi ve oyuncakları (ışın kılıcı!!!) ne kadar masum görünürse görünsün tüm bunlar saldırgan davranışların ve imgelerin artmasına neden oluyor. üstelik çocukların ve yetişkinlerin zihninde barış ve önemi konusunda bir bilincin oluşmasını güçleştiriyor.
annelerin kız çocuklarına erkek çocuklar gibi yapmayı öğretmemelerini, aksine erkek çocuklarını cinsel olarak erkek kimliklerini koruyarak kız çocuklarınınkiyle aynı toplumsal erdemlere sahip olacak şekilde eğitmelerini öğütlüyor.
nedir bu toplumsal erdemler? sessiz ve sakin olmak, kısık sesle konuşmak, savaşçı ve gürültücü oyunlar oynamamak, başkalarına karşı nazik olmak, sabırlı ve alçakgönüllü olmak.
irigaray, freud'a dayanarak eril cinselliğin gerginlik, boşalma ve rahatlamadan oluşan bir yapıya sahip olduğunu belirtir. bu tarz bir cinselliğe karşılık gelen kültürel manzara savaş ve saldırganlıktan ibaret oluyor. işte bunu önlemenin tek yolu erkek çocuklarını farklı yetiştirmek.
savaşı eleştiriyoruz ama çocuklarımız hala savaş oyuncakları ve oyunlarıyla büyüyor (örneğin şu anda aklıma gelen 'star wars-yıldız savaşları' filmi ve oyuncakları (ışın kılıcı!!!) ne kadar masum görünürse görünsün tüm bunlar saldırgan davranışların ve imgelerin artmasına neden oluyor. üstelik çocukların ve yetişkinlerin zihninde barış ve önemi konusunda bir bilincin oluşmasını güçleştiriyor.
13 Ocak 2009 Salı
anne-kız

fotoğraf: julie harris
evde elimde okuyacak iş yoksa, yangından mal kaçırır gibi kendime ayırabildiğim zamanlarda (tuvalette, herkes yattıktan sonra bedenimdeki ağrılarla kendimi salondaki kanepeye attığımda, gündüz oğlum uyurken bilgisayar başında) yaptığım okumalarımın muhakkak bir kısmı feminizm ve feminist annelik üzerine oluyor. yine irigaray ile devam ediyorum. irigaray, ataerkil, fallus egemen düzenin kısırdöngüsünden çıkmanın, kız çocuklarına bir düşünce ya da tin olanağını kazandırmanın çaresini anne-kız çocuğu ilişkilerinin gelişiminde buluyor; birkaç pratik öneri vermiş.
irigaray'ın bazı önerileri anne ile kız arasındaki dil kullanımlarıyla ilgili. bunlar bizim toplumumuza uymuyor; fransızcada dişil ve eril ayrımı var; buna göre dişil "article"ını alan kelimelerle eril "article"ını alan kelimeler arasında hiyerarşik bir sınıflama var. ayrıca zamirler bu anlamda sorunlu. örneğin "ayşe ile ahmet sinemaya gitti" cümlesini üçüncü çoğul zamirle "onlar sinemaya gitti" şeklinde söylerken "ils" yani erkek üçüncü çoğul zamiri kullanılıyor; irigaray, kız çocuklarıyla anneleri konuşurken bu ayrımları azami kullanmalarını, dişil üçüncü zamirlere ağırlık vermelerini önerir. ama türkçede böyle bir kullanım olmamasına rağmen diğer bütün diller gibi o da eril, yani kadının deneyimlerini ifade etmesi için oldukça kısır; bu anlamda biz de annelerimizle, kız kardeşlerimizle, yakın arkadaşlarımızla ve kızlarımızla aramızda bir kadın dili oluşturabiliriz. kendimizi bu dilde yazarak ifade edebiliriz. mesela ben günlüğümü yazarken yeni kelimeler icat edip onları kullanabilirim.
irigaray'ın bunlar dışındaki bazı önerilerin oğlumla ilişkimde bazılarını annemle ilişkimde uygulamayı düşündüm:
1. yaşama ve beslenmeye bir kez daha saygı duymayı öğrenmek. bunun anlamı, anneye ve doğaya saygıyı yeniden kazanmaktır. tüm borçların yalnızca parayla ödenemeyeceğini ve tüm besinlerin satın alınamayacağını genellikle unutuyoruz. bu durum, açıkça erkek çocuklarını da ilgilendiriyor, ama dişil bir kimliğin yeniden keşfi için kaçınılmaz. (bence insan merkezli bakışı sorgulayabilmek adına bir annenin oğluna mutlaka öğretmesi gereken en önemli mefhum doğaya saygı, insan dışındaki diğer canlara saygı)
2.her evde ve halka açık yerlerde, anne-kız çocuğu çiftinin (reklam içermeyen) çekici görüntüleri yer almalıdır. (...) ayrıca kendilerinin kız çocuklarıyla ya da anneleriyle çektirdikleri fotoğrafları asmalarını salık veririm. (ben salonuma annem, kız kardeşim ve benim birlikte küçükken çektirdiğimiz fotoğrafı koydum bile:) yazlıkta bahçedeki merdivenin bir basamağına üçümüz sırayla dizilmişiz. annem genç ve güzel, denizden sonra bizi yıkamış güzelce giydirmiş, akşamüstü hava almaya çıkartmış, beş-altı yaşlarındayız. fotoğrafı bulmam, kütüphanenin bir köşesine yerleştirmem ve bu esnada fotoğrafı incelemem bile annemin, arka arkaya doğurduğu bize nasıl baktığı, bizimle ilişkisi üzerine az da olsa düşünmemi sağladı bile. (bu konuyla ilgili günlüğüme bir şeyler karalayacağım)
3. anne kadının, çocuk kadınla konuşması, dişil dilsel biçimler kullanması, her ikisini de ilgilendiren konulardan söz etmesi, kendisi hakkında konuşması ve kızlarından da aynı şeyi yapmasını istemesi, soyağacını, özellikle kendi annesiyle ilişkisini gündeme getirmesi, kızına günümüzde kamusal kişilik haline gelmiş ya da tarihte ve mitolojideki kamusal kişiliğe sahip kadınlardan söz etmesi (bence çok önemli bir konu; çocuklara masal anlatırken bu kahramanlar kullanılabilir).
8 Ocak 2009 Perşembe
farklılık kültürü

resim: hilary hunt amaro
irigaray okumalarıma devam ediyorum;
gebelikte plesantanın işleyişinin doğru olarak anlaşılmasıyla kültürün dayanaksız, işine geldiği gibi yarattığı imgelerin nasıl çürüdüğü görülüyor. irigaray, kitabın bir sonraki bölümünde farklılık kültürünü annenin (kadının) bedeninin nasıl barındırdığına vurgu yapmaya devam ediyor: "dişil bedenin ayırt edici özelliklerinden biri, canlı organizmalardan birinin hastalanmasına, ölmesine ya da reddedilmesine neden olmadan ötekinin kendi içindeki gelişimine hoşgörü göstermesidir" (47).
anne, bedeninde erkek ve kız çocuklara eşit yaşama şansı tanırken, eril kültür bu saygı düzeninin tam tersi işler. dişil beden farklılığa saygıyı üretirken, ataerkil kültür öteki cinsiyetin katkılarını, ötekinin bedenini dışlar; öteki konumundaki kadın irigaray'ın da dediği gibi doğal bir alt tabaka konumundadır.
evet, eril kültür biyoloji kaynaklı açıklamaları yadsıyor, bu, irigaraya'a göre erkek-tanrıların egemenliklerini kurduğu (tek tanrılı dinler- bu konu hakkında fatmagül berktay'ın tek tanrılı dinlerde kadın adlı kitabı muhteşemdir; okumalarım bölümünde bu kitaptan bahsedeceğim) kültürel saflığa dönmek olur. bu dönemde babanın cisminde olan erkek çocuğu yücedir. dolayısıyla meryem ve isa ikonunda görüldüğü gibi anne-oğul ilişkisi kutsaldır; farklı olanlar, yani babaya benzemeyen kadınlar ve kız çocukları, evlerde, peçelerin ardında utanç içinde saklanır.
maalesef günümüzde hala irigaray'ın da belirttiği gibi kadınların öznel bir konum elde edebilmeleri için farklılıklarının tanınmasını sağlamaları gerekir. burada en can alıcı nokta "farklılık" sözcüğünde. çünkü kadınlar erkeklerle eşit değildir ve de olamaz. farklıdırlar!!! birçok kadın, kendini feminist olarak tanımlayanlar da dahil erkeklerle eşit olma uğruna neredeyse tüm dişil öznelliklerinden vazgeçme eğilimindedir. oysa bu, bir kimlik yitimi olur ve irigaray'ın da belirttiği gibi cinsiyetli kültürü yoksullaştırır.
irigaray'ın da dediği gibi kadınların "içlerindeki ötekine saygı göstererek ve aynı saygıyı toplumdan isteyerek, kendilerini geçerli özneler, bir anne ve bir babanın kız çocukları olarak onaylamaları gerekir". (48-49)
7 Ocak 2009 Çarşamba
annelik düzeni

luce irigaray, ben sen biz adlı kitabının “annelik düzeni” başlıklı bölümünde psikanalizde bebeğin kendini anneden ayrı görmediği, bir kaynaşma ilişkisi yaşadığı, bebeğin anneden ayrışmasının ancak üçüncü kişi olan babanın ve dilin düzenine girmesiyle olabileceği yargısını anne karnında anneyle bebeğin plasenta sayesinde çoktan ayrışmış bir ilişki yaşadıklarını ileri sürerek çürütüyor. anne karnında üçüncü kişinin fonksiyonunu plasenta oynar.
önce plasentanın ne olduğunu vikipedia’dan alıntılayalım:
“besin maddelerini anneden alabilmek için, embriyo hücrelerinden bir kısmı plasentayı oluştururlar. plasenta anneyle bebek arasındaki besin, oksijen ve diğer maddelerin alışverişini sağlayan yapıdır. plasenta yeni hücre gruplarının yani dokuların oluşması için gerekli olan besinleri ve oksijeni özenle seçer ve bunları bebeğe taşırken, atık maddeleri ayırarak onları da annenin vücuduna gönderir.
plasenta anne ve cenine ait iki dolaşım sistemini kusursuzca ayırır. gazlar, besin maddeleri ve atıklar anne ve ceninin kanları arasında değiş tokuş edilir. fakat amniyon sıvısı ve ayrı dolaşım sisteminden oluşan bu fiziksel bariyerler bebeğin hayatta kalması için yeterli değildir. bunlar ancak kısmen başarılı olabilir.
plasentanın yapısına daha yakından bakıldığında, bu duvarı oluşturan trofoblast hücrelerinin kan için özel olarak tasarlanmış bir bariyer oluşturdukları görülür. embriyo, annenin dokularıyla çok yakın bir bağlantı içindedir. Bir yandan anneden gelen kanın içindeki maddelerle beslenirken, bir yandan da annenin savunma hücrelerinin tehtidi altındadır. çünkü embriyo annenin vücudunda düşman kabul edilebilecek yabancı bir madde gibidir. dolayısıyla besinlerle birlikte anne kanındaki savunma hücrelerinin embriyoya ulaşmaması son derece önemlidir. ancak plasenta, annenin kanında bulunan savunma hücrelerinin embriyonun tarafına geçmesini engelleyen özel bir tasarıma sahiptir. annenin kanından alınan oksijen, besin maddeleri ve mineraller bu ince aralıklardan geçerek embriyoya ulaşır. ama savunma hücreleri daha büyük oldukları için bu aralıklardan geçmeyi başaramazlar.”
irigaray, helene rouch adında bir biyoloji öğretmeniyle söyleşerek konuyu ele alıyor. rouch, gebeliği başarılı bir organ nakline benzetiyor; ama daha da önemlisi rouch, anne ile bebek ilişkisini ben ve öteki boyutuna taşıyor ve plasentanın anne ve bebek arasında oluşturduğu hoşgörü mekanizmasını vurguluyor. bildiğimiz organ naklinde öteki olan organ, alıcının bağışıklık sisteminin reddetme mekanizmasını harekete geçirir; oysa gebelikte anne ötekiyi fark ettiğinde plasenta iki tarafı da koruyacak etmenleri devreye sokar. plasenta annenin ötekiyi tanımasını bastıran, önleyen otomatik olarak koruyucu işlevi gören bir mekanizma değildir. yani anne bir öteki olduğunu bilir ve onu hoşgörüyle kendine zarar vermeyecek bir şekilde kabul eder. hele hele bebek, anneyi tüketen bir parazit asla değildir. irigaray, bu ilişkiyi düzenli bir yapı olarak görür ve kaynaşma durumunda olmayan, birine ve ötekine saygı duyan bir yapı olarak betimler. yani aslında der irigaray “psikanalizde olduğu gibi ataerkil imgelemin çoğu kez bir bütünleşme, bir kaynaşma olarak sunduğu bu ilişkiler, aslında son derece örgütlü ve anne ile bebeğin yaşamına saygılı ilişkilerdir” (40).
dolayısıyla eril imgelemde var olan şu meşhur ana karnına dönme, anneyle bütünleşme, anneden ayrılma travması, anneyle bütünleşme arzusu gibi imgelerin ne kadar da asılsız olduğu görülüyor.
bir de kozmetik endüstrisinin plasentadan elde ettiği olağanüstü kâra değiniyor irigaray. anneye plasentanın nerede kullanılmak istendiği sorulmaz; irigaray, en azından bunun annenin çocuğa sunduğu bu armağanın, ticari ataerkil sistemin hiç hesaba katmadığı çocuğun anneye ödemek zorunda olduğu borcun simgesel olarak belirtilmesini sağlayabileceğini belirtir.
22 Aralık 2008 Pazartesi
radikal kitapta çıkmış feminizm ve annelik üzerine iki kitap hakkında bir yazı...
MATERNAL DESIRE
On Children, Love and the Inner Life
Daphne de Marneffe, Little Brown&Company, 2004, 384 sayfa, 25.95 dolar.
THE MOMMY MYTH
The Idealization of Motherhood and How It Has Undermined Women Susan J. Douglas-Meredith W. Michaels, Free Press, 2004, 400 sayfa, 26 dolar.
Ben, 1960'ların New York'unda bulunabilecek tipik bir ailede büyüdüm. Babam doktordu, sekizde evden çıkıp altıda eve geri dönüyordu. Annem ise hep evdeydi. Öyle ki, erkek kardeşimle beraber öğlen yemeği için eve geldiğimizde onu evde bulamazsak, polise haber verebilirdik. Bütün arkadaşlarımın anneleri de böyleydi ve ben bunda göze batan hiçbir şey görmüyordum, çünkü zaten anneler başka bir şey yapmazdı ki... Ben annemin hep evde oluşunu gayet normal karşılayadururken, 1963'te Betty Friedan'ın, kadının ev dışında da yer alması gerektiğini vurgulayan 'The Feminine Mystique' adlı kitabı yayımlanmış ve bu kitap üç yılda üç milyon satmıştı. Friedan, kitabında, 'konforlu toplama kampı' adını verdiği ev içi hayatın, kadınları kimliklerinden mahrum ettiğini, onları 'adsız bir robot'a dönüştürdüğünü vurguluyordu.
1983'te ben okuldan mezun oluncaya kadar, 'The Feminine Mystique'in tartışmalı mesajı kabul görmüştü bile. Kız arkadaşlarımın neredeyse hepsi ya akademik kariyer yapmayı tercih etmişler ya da kendilerine bir iş bulmuşlardı. Hiçbirimiz evde oturup çocuk yetiştirmeye istekli değildik. Bir kariyer yapacak, çocuklarımızı da bunun içine dahil edecektik. Gelecekte, annelerin yapacağı da bu olacaktı zaten.
Bir yönden, haklı çıktık. Günümüzde, 6 yaşın altında çocuk sahibi olan kadınların % 60'ı, çocukları 6-17 yaşında olan kadınların ise yaklaşık % 80'i çalışıyor.
Başka bir yönden ise, sınıf arkadaşlarımın ve benim düşündüğümüzden daha karmaşık bir durum ortaya çıktı. Evet, günümüzde artık pek çok kadın ütü yapmaktan yakınmıyor, çünkü artık ütü yapmıyor. Ancak, Friedan'ın öngördüğü ve "insanlığın bir sonraki adımı olabilir" dediği şey de henüz gerçekleşmedi.
Amerika'da öfke varsa, fırsat da vardır, son birkaç yıldır annelik konusundaki kitapların sayısında patlama olması da bu yüzden belki de. Amazon'da son zamanlarda yapılan bir araştırma, 1999'dan beri bu konuda 800'den fazla kitap yayımlandığını gösterdi.
Yeni yayımlanan kitaplardan iki tanesi Betty Friedan'ın kitabında tartıştığı kadının ev içi hayatına odaklanıyor: 'Maternal Desire: On Children, Love and the Inner Life' (Annelik Arzusu: Çocuklar, Aşk ve Iç Yaşam Üzerine) ve 'The Mommy Myth: The Idealization of Motherhood and How It Has Undermined Women' (Annelik Efsanesi: Anneliğin İdealleştirilmesi ve Bunun Kadınlar Üzerindeki Etkisi).
'Maternal Desire'in yazarı Daphne de Marneffe bir psikolog ve kitaptan hemen öğreniyoruz ki üç çocuk annesi. İş bulabilmek için yeterli eğitim görme fırsatını yakalayabilen bir sınıfa ait ve bu sınıf da onun hedef kitlesini oluşturuyor. 'Maternal Desire' de Marneffe'nin kariyerini geçici olarak bir yana bırakma ve kendisini çocuklarını yetiştirmeye adama kararını nasıl aldığını anlatıyor.
İlk çocuğundan başlıyor söze ve iş yerine gitmek için evden her çıktığında 'görünmez bağ'ın onu geri çektiğini yazıyor. Hayatına diğer çocukları da eklenince kariyerini sürdürmek daha da zorlaşıyor. Bir bakıcı alıyor eve ama o da hiçbir zaman saatinde gelmiyor. Sonra 6 tane 2 yaşındaki çocuğa kendi evinde bakan bir kadın buluyor ama orada da görüyor ki çocuklar birbirleriyle hiç de sevimli bir şekilde oynamıyorlar...
Onu işten eve çeken o 'görünmez bağ' ve oğlunu diğer çocukların yanına bırakmak istememesi hissini 'annelik arzusu' olarak tanımlıyor de Marneffe. Bu arzu, çocuklara tahammül etmekten ziyade onlara bakmak anlamına geliyor. De Marneffe'ye göre bu, neredeyse evrensel bir his.
De Marneffe'nin kadınların çocuklarıyla beraber olma isteklerini destekleyen düşüncesi Betty Friedan'in fikirlerini tersine çeviriyor. Ona göre, ev içinde kalmakla kimlikten vazgeçmeyi birbirine denk tutmak bir hata, çünkü çocuk bakımıyla birlikte kimlik de gelişiyor.
Yirmi dört saat, yedi gün
'The Mommy Myth'ın yazarları Susan J. Douglas-Meredith W. Michaels da birer anne. Kitaplarında, de Marneffe'nin aksine kendi deneyimlerine çok az yer veriyorlar. Daha ziyade, anneliğin 'sitcom' dizilerde, kadın dergilerinde nasıl temsil edildiğine, aslında nasıl 'yanlış' imgelerle temsil edildiğine dikkat çekiyorlar. Ve bu imgelerin, 'new momism' denilen eğilimi yarattığını söylüyorlar. Bu eğilimde zararlı buldukları şey ise-ki burada 'Maternal Desire'a gönderme yapıyorlar- anti-feminist mesajın feminist mesajmış gibi gösterilmesi. Annelik üzerine karmaşık konulardan biri de, neyin ya da kimin kriterini uygulamak gerektiğine karar vermek. Eşinizin mi? Çocuklarınızın mı? Çocuklarınızın öğretmeninin mi? Patronunuzun mu? 'Maternal Desire' da ''The Mommy Myth' de günümüzde birçok annenin kendini nasıl hissettiği konusundaki gerçekleri dile getirmeleri bakımından önemli. Sahiden, kadınlar ne hissediyorlar? Bir kadın, ailesine bakmak için kariyerinden çalıyorsa ve buna gücü yetiyorsa? Başka herkes de bu kararı onaylıyorsa? Ya da tam tersi, kadın çalışmak istiyorsa?...
'The Feminine Mystique'i övenler kariyerine devam edebilen kadınlar. 'The Feminine Mystique'in tek bir sayfası bile hizmetçi, temizlikçi, bakıcı kadınların yaşadığı zorluklara ayrılmamış. Bu kadınlar günümüz literatüründe de kendilerine pek yer edinemediler. Sonuçta, iş ya da ev arasında seçim yapmak bunlara sahip olanların problemi.
ELIZABETH KOLBERT
(www.newyorker.com, 08.03.2004, çeviren: Ümran Kartal)
On Children, Love and the Inner Life
Daphne de Marneffe, Little Brown&Company, 2004, 384 sayfa, 25.95 dolar.
THE MOMMY MYTH
The Idealization of Motherhood and How It Has Undermined Women Susan J. Douglas-Meredith W. Michaels, Free Press, 2004, 400 sayfa, 26 dolar.
Ben, 1960'ların New York'unda bulunabilecek tipik bir ailede büyüdüm. Babam doktordu, sekizde evden çıkıp altıda eve geri dönüyordu. Annem ise hep evdeydi. Öyle ki, erkek kardeşimle beraber öğlen yemeği için eve geldiğimizde onu evde bulamazsak, polise haber verebilirdik. Bütün arkadaşlarımın anneleri de böyleydi ve ben bunda göze batan hiçbir şey görmüyordum, çünkü zaten anneler başka bir şey yapmazdı ki... Ben annemin hep evde oluşunu gayet normal karşılayadururken, 1963'te Betty Friedan'ın, kadının ev dışında da yer alması gerektiğini vurgulayan 'The Feminine Mystique' adlı kitabı yayımlanmış ve bu kitap üç yılda üç milyon satmıştı. Friedan, kitabında, 'konforlu toplama kampı' adını verdiği ev içi hayatın, kadınları kimliklerinden mahrum ettiğini, onları 'adsız bir robot'a dönüştürdüğünü vurguluyordu.
1983'te ben okuldan mezun oluncaya kadar, 'The Feminine Mystique'in tartışmalı mesajı kabul görmüştü bile. Kız arkadaşlarımın neredeyse hepsi ya akademik kariyer yapmayı tercih etmişler ya da kendilerine bir iş bulmuşlardı. Hiçbirimiz evde oturup çocuk yetiştirmeye istekli değildik. Bir kariyer yapacak, çocuklarımızı da bunun içine dahil edecektik. Gelecekte, annelerin yapacağı da bu olacaktı zaten.
Bir yönden, haklı çıktık. Günümüzde, 6 yaşın altında çocuk sahibi olan kadınların % 60'ı, çocukları 6-17 yaşında olan kadınların ise yaklaşık % 80'i çalışıyor.
Başka bir yönden ise, sınıf arkadaşlarımın ve benim düşündüğümüzden daha karmaşık bir durum ortaya çıktı. Evet, günümüzde artık pek çok kadın ütü yapmaktan yakınmıyor, çünkü artık ütü yapmıyor. Ancak, Friedan'ın öngördüğü ve "insanlığın bir sonraki adımı olabilir" dediği şey de henüz gerçekleşmedi.
Amerika'da öfke varsa, fırsat da vardır, son birkaç yıldır annelik konusundaki kitapların sayısında patlama olması da bu yüzden belki de. Amazon'da son zamanlarda yapılan bir araştırma, 1999'dan beri bu konuda 800'den fazla kitap yayımlandığını gösterdi.
Yeni yayımlanan kitaplardan iki tanesi Betty Friedan'ın kitabında tartıştığı kadının ev içi hayatına odaklanıyor: 'Maternal Desire: On Children, Love and the Inner Life' (Annelik Arzusu: Çocuklar, Aşk ve Iç Yaşam Üzerine) ve 'The Mommy Myth: The Idealization of Motherhood and How It Has Undermined Women' (Annelik Efsanesi: Anneliğin İdealleştirilmesi ve Bunun Kadınlar Üzerindeki Etkisi).
'Maternal Desire'in yazarı Daphne de Marneffe bir psikolog ve kitaptan hemen öğreniyoruz ki üç çocuk annesi. İş bulabilmek için yeterli eğitim görme fırsatını yakalayabilen bir sınıfa ait ve bu sınıf da onun hedef kitlesini oluşturuyor. 'Maternal Desire' de Marneffe'nin kariyerini geçici olarak bir yana bırakma ve kendisini çocuklarını yetiştirmeye adama kararını nasıl aldığını anlatıyor.
İlk çocuğundan başlıyor söze ve iş yerine gitmek için evden her çıktığında 'görünmez bağ'ın onu geri çektiğini yazıyor. Hayatına diğer çocukları da eklenince kariyerini sürdürmek daha da zorlaşıyor. Bir bakıcı alıyor eve ama o da hiçbir zaman saatinde gelmiyor. Sonra 6 tane 2 yaşındaki çocuğa kendi evinde bakan bir kadın buluyor ama orada da görüyor ki çocuklar birbirleriyle hiç de sevimli bir şekilde oynamıyorlar...
Onu işten eve çeken o 'görünmez bağ' ve oğlunu diğer çocukların yanına bırakmak istememesi hissini 'annelik arzusu' olarak tanımlıyor de Marneffe. Bu arzu, çocuklara tahammül etmekten ziyade onlara bakmak anlamına geliyor. De Marneffe'ye göre bu, neredeyse evrensel bir his.
De Marneffe'nin kadınların çocuklarıyla beraber olma isteklerini destekleyen düşüncesi Betty Friedan'in fikirlerini tersine çeviriyor. Ona göre, ev içinde kalmakla kimlikten vazgeçmeyi birbirine denk tutmak bir hata, çünkü çocuk bakımıyla birlikte kimlik de gelişiyor.
Yirmi dört saat, yedi gün
'The Mommy Myth'ın yazarları Susan J. Douglas-Meredith W. Michaels da birer anne. Kitaplarında, de Marneffe'nin aksine kendi deneyimlerine çok az yer veriyorlar. Daha ziyade, anneliğin 'sitcom' dizilerde, kadın dergilerinde nasıl temsil edildiğine, aslında nasıl 'yanlış' imgelerle temsil edildiğine dikkat çekiyorlar. Ve bu imgelerin, 'new momism' denilen eğilimi yarattığını söylüyorlar. Bu eğilimde zararlı buldukları şey ise-ki burada 'Maternal Desire'a gönderme yapıyorlar- anti-feminist mesajın feminist mesajmış gibi gösterilmesi. Annelik üzerine karmaşık konulardan biri de, neyin ya da kimin kriterini uygulamak gerektiğine karar vermek. Eşinizin mi? Çocuklarınızın mı? Çocuklarınızın öğretmeninin mi? Patronunuzun mu? 'Maternal Desire' da ''The Mommy Myth' de günümüzde birçok annenin kendini nasıl hissettiği konusundaki gerçekleri dile getirmeleri bakımından önemli. Sahiden, kadınlar ne hissediyorlar? Bir kadın, ailesine bakmak için kariyerinden çalıyorsa ve buna gücü yetiyorsa? Başka herkes de bu kararı onaylıyorsa? Ya da tam tersi, kadın çalışmak istiyorsa?...
'The Feminine Mystique'i övenler kariyerine devam edebilen kadınlar. 'The Feminine Mystique'in tek bir sayfası bile hizmetçi, temizlikçi, bakıcı kadınların yaşadığı zorluklara ayrılmamış. Bu kadınlar günümüz literatüründe de kendilerine pek yer edinemediler. Sonuçta, iş ya da ev arasında seçim yapmak bunlara sahip olanların problemi.
ELIZABETH KOLBERT
(www.newyorker.com, 08.03.2004, çeviren: Ümran Kartal)
10 Aralık 2008 Çarşamba
kucağın sıcaklığı...

dokunmanın mucizesi, jean liedloff'un the continuum concept adlı kitabı, (http://www.continuum-concept.org/) süreklilik olgusu çerçevesinde anne ile bebek arasındaki ilişkiyi ele alıyor. liedloff, yequana yerlileri ile birlikte bir süre vakit geçirmiş ve oradaki anne-çocuk ilişkisini modern dünyadakiyle karşılaştırarak gözlemlemiş. yazara göre bebek, milyonlarca yıldır atalarının ona aktardığı deneyimlerle anne karnından dünyaya geliyor. bu deneyimlerin en önemlisi bebeğin doğduktan sonra annenin kucağına yerleşme, onunla sürekli temas içinde olma beklentisi. bebek kendi isteğiyle, emeklemeye ya da yürümeye başlarken annenin kucağından yere iniyor. kucakta, anne gündelik işlerini yaparken sessizce gözlemliyor ve dolayısıyla gündelik yaşam pratiklerini öğreniyor. modern hayatta yataklarında, arabalarında ya da mama sandalyelerinde oyuncaklarla uyarılarak deneyim kazanan bebeklerin aksine, daha huzurlu ve dingin bir deneyimleme süreci yaşıyor. bebeğin kesintisiz kucak beklentisi modern anne tarafından karşılanamadığından, yazar insan yavrularının tedirgin, huzursuz, mutsuz büyüdüğünü, sonrasında sorunlu bireyler haline geldiklerini vurguluyor.
yazarın büyük bir genelleme yaparak modern insanın bunalımını kucak olgusuna bağlaması abartı geldi bana. kitapta bebeğin sürekli kucakta taşınmasının yaşadığımız dünyada imkansız olduğu göz ardı edildiğinden kitap daha çok teorik kalıyor. aynı sorun, tüm "doğal ebeveynlik" tarzlarında da kendini gösteriyor. (dr sears, v.b) kucakta taşınabilirliğin, annenin fiziksel durumuyla da oldukça ilişkisi olduğu da unutulmamalı; sling tarzı taşıyıcılar bebeğin kucakta taşınmasını kolaylaştırsa da bel, boyun, sırt ağrılarının önüne geçilemiyor. ancak anne ve bebek ilişkisindeki karşılıklı iletişimin güçlü olabilmesi için kucağın büyük önemi olduğunu düşünüyordum ki bu kitap düşüncelerimi pekiştirdi. liedloff, bebeğin işaretine göre emzirmenin üzerinde duruyor. modern annenin emzirme gibi bebek için hayati önem taşıyan bir deneyimi saate bağlamasını eleştiriyor. ancak bunun özellikle ilk zamanlar anne için çok zor bir süreç olduğu göz ardı edilmemeli memede geçirilen zaman yalnızca bir beslenme deneyimi değil, bir özgüven meselesi olduğu için bebek için çok önemli ve ilk zamanlar çok uzun süreler bebek annesinin göğsünde zaman geçiriyor. bu dönemde ister istemez annenin hareket alanı, kabiliyeti kısıtlanıyor. ben de bebeğim istediği zaman emziriyorum. ilk zamanlar yemek yerken, bilgisayarın başında emzirdim; kitap okuyarak ya da televizyon seyrederek... değişik mekanlarda bebeğimi emzirmek durumunda kalmıştım; en ilginç olanı kadıköy’de belediye meclisinin sıralarıydı, bağdat caddesindeki banklarda, otobüste, minibüste, vapurda emzirdim ya da sokakta yürürken...
maalesef yequana yerlisi değiliz, yaşam mücadelemizi modern hayatın tüm olumsuzlukları içinde vermeye çalışıyoruz, yequanaların orman içindeki barakalarında değil, trafik sorunu olan, çarpık yerleşmiş koca bir şehirde apartman dairelerinde bebeklerimizi büyütüyoruz. üstelik bazılarımız para kazanmak zorundayız, dolayısıyla bebeklerimizden ayrılmak... bir gün kadınlar işe bebekleriyle gidebilirlerse, hem çalışıp hem de rahat rahat emzirebilirlerse, kamu alanında annelere bebek bakımıyla ilgili kolaylıklar sağlanırsa (alt değiştirme, emzirme odaları, daha çok park ve oyun alanı) belki bir nebze daha huzurlu bebekler geleceğin huzurlu yetişkinleri olacak şekilde büyür.
25 Kasım 2008 Salı
feminizm herkes içindir : "ileri görüşlü feminizm"...

bell hooks'un çitlembik yayınlarından 2002 yılında çıkan feminizm herkes içindir adlı kitabı feminist hareketin yeniden gözden geçirilme ihtiyacına yanıt olacak nitelikte. bell hooks, "feminizme yakınlaşın" başlıklı giriş bölümünde kitabı feminist hareketin kısa ve açık, okunması ve anlaşılması kolay, zorlayıcı bir jargon ve akademik bir dille yazılmamış bir kitaba ihtiyacı olduğunu düşündüğü için yazdığını belirtir. yazar on dokuz kısa bölümden oluşan kitabında gündelik hayatımızın her alanına işlemiş cinsiyetçi baskı ve sömürüye feminist bilinçle yaklaşmanın iyileştirici gücü üzerinde durur. feminist hareketin ataerki içinde kendini hapsettiği çıkmazlara da değinen yazar, birçok çözüm önerisiyle harekete yeni bir soluk getirir. hooks, kitapta "ileri görüşlü feminizm" diye adlandırdığı yeni bir feminist anlayışın tanımını yapar. hooks, feminizmi “cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir hareket” olarak görür. böylece feminizm, erkek karşıtlığı olmaktan çıkar. kadının da erkek kadar cinsiyetçi olabileceği fikrini kabul eder ve feminist bilincin erkekler için de ataerkinin köleliğinden kurtuluş umudunu barındırdığını vurgular. hooks, radikal hareketten doğan feminist düşüncenin, sonrasında akademide kendine yer bulmasının feminizmin daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağladığını ancak aynı zamanda akademinin liberal reformizminde sıkıştığını, radikal yanını yitirerek sokakla ilişkisinin azaldığını belirtir. hooks, feminizmin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi için popüler iletişim araçlarını kullanmasının çok gerekli olduğunu vurgular. bir feminist radio, televizyon kurulmalı, gazete çıkarılmalı, feminist eğitim veren bir okul açılmalıdır. raflarda yüzlerce anti-feminist popüler romanın yanında popüler feminist romanlar da bulunmalıdır.
8 Kasım 2008 Cumartesi
tanım...
feminizmin bir tarifini yapmak gerekirse ne olmadığını söylemekle işe başlamak daha doğru olabilir. feminizm, bell hooks'un da belirttiği gibi insanların kafasında özellikle ataerkil kitlesel medyanın pompaladığı klişelerden ibaret, pejoratif anlamlarla yüklü bir kavram olarak canlanıyor. feminist kadınlar, çirkin, bakımsız ve "erkek" gibidirler (genellikle bekar ve çocuksuzdurlar) sokaklara dökülüp bağırıp çağırarak eylem yaparlar; üstelik bu oldukça tehlikelidir.
gerçi son zamanlarda türkiye'de maalesef çoğalan töre cinayetleri, pippa bacca'nın tecavüz edilerek öldürülmesi, çocuk istismarlarının artmasıyla feminist kadın topluluklarının protestolarının gazete ve televizyonda daha sık yer alması ve bazı popüler televizyon programlarının (haydi gel bizimle ol gibi) bu konuları tabu olmaktan çıkarıp konuşmaya başlaması, "feminist- feminizm" kavramlarının sıkça telaffuz edilmesi insanlardaki önyargıları belki biraz da olsa yumuşatmaktadır ya da öyle olduğunu umalım. peki feminizm ne değildir?
feminizm erkek düşmanlığı kesinlikle değildir.
feminizm yalnızca erkeklerle eşit haklara sahip olmanın peşinde koşmak değildir.
bu iki klişe feminizmi basitleştirir, gerçek meselesinin üstünü örter.
bell hooks'un feminizmin elkitapçığı niteliğindeki bence feminizmi akademik dilin bunaltıcı dilinden kurtarmış, sade ve samimi diliyle herkese hitap eden muhteşem çalışması feminizm herkes içindir'deki (çitlembik yayınları, 2000) tanımı oldukça aydınlatıcı:
"feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan bir harekettir."
bu tanımda vurgulanan "cinsiyetçilik"tir. cinsiyetçiliği bir erkek kadar bir kadın da yapabilir. üstelik bu çok yaygın bir durumdur. dolayısıyla feminist politikanın derdi yaşamın her alanına sinmiş, yediden yetmişe herkesi olumsuz etkileyen cinsiyetçilikledir. kadınlar kadar erkeklerin de cinsiyetçi politika yüzünden üzerinde bir sürü baskı vardır. hepimiz hooks'un da belirttiği gibi "ataerkil düşünceyi, güçlü olanın güçsüz olanı yönetmeye hakkı olduğu ve onu yönetmek için her yolu kullanabileceğini söyleyen egemenlik ahlakını benimseyecek şekilde toplumsallaşmışızdır."(77) yüzyıllardır kemikleşmiş, kurumsallaşmış ataerkinin dönüşümünü ancak bireylerin teker teker bilinçlenmesiyle mümkün olabilir. ve tabii ki feminist hareket ancak erkeklerle birlikte yol alırsa cinsiyetçi sömürü ve baskının sonu gelebilir.
gerçi son zamanlarda türkiye'de maalesef çoğalan töre cinayetleri, pippa bacca'nın tecavüz edilerek öldürülmesi, çocuk istismarlarının artmasıyla feminist kadın topluluklarının protestolarının gazete ve televizyonda daha sık yer alması ve bazı popüler televizyon programlarının (haydi gel bizimle ol gibi) bu konuları tabu olmaktan çıkarıp konuşmaya başlaması, "feminist- feminizm" kavramlarının sıkça telaffuz edilmesi insanlardaki önyargıları belki biraz da olsa yumuşatmaktadır ya da öyle olduğunu umalım. peki feminizm ne değildir?
feminizm erkek düşmanlığı kesinlikle değildir.
feminizm yalnızca erkeklerle eşit haklara sahip olmanın peşinde koşmak değildir.
bu iki klişe feminizmi basitleştirir, gerçek meselesinin üstünü örter.
bell hooks'un feminizmin elkitapçığı niteliğindeki bence feminizmi akademik dilin bunaltıcı dilinden kurtarmış, sade ve samimi diliyle herkese hitap eden muhteşem çalışması feminizm herkes içindir'deki (çitlembik yayınları, 2000) tanımı oldukça aydınlatıcı:
"feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan bir harekettir."
bu tanımda vurgulanan "cinsiyetçilik"tir. cinsiyetçiliği bir erkek kadar bir kadın da yapabilir. üstelik bu çok yaygın bir durumdur. dolayısıyla feminist politikanın derdi yaşamın her alanına sinmiş, yediden yetmişe herkesi olumsuz etkileyen cinsiyetçilikledir. kadınlar kadar erkeklerin de cinsiyetçi politika yüzünden üzerinde bir sürü baskı vardır. hepimiz hooks'un da belirttiği gibi "ataerkil düşünceyi, güçlü olanın güçsüz olanı yönetmeye hakkı olduğu ve onu yönetmek için her yolu kullanabileceğini söyleyen egemenlik ahlakını benimseyecek şekilde toplumsallaşmışızdır."(77) yüzyıllardır kemikleşmiş, kurumsallaşmış ataerkinin dönüşümünü ancak bireylerin teker teker bilinçlenmesiyle mümkün olabilir. ve tabii ki feminist hareket ancak erkeklerle birlikte yol alırsa cinsiyetçi sömürü ve baskının sonu gelebilir.
6 Kasım 2008 Perşembe
okuma (bell hooks - feminizm herkes içindir)
bell hooks, feminizm herkes içindir adlı kitabının "feminist ebeveynlik" başlıklı bölümünde feminizmin çocuklara odaklanmasıyla gelişen yönünü ele alır. hooks, feminist düşünürlerin ailelerin içinde cinsiyetçilik sorununu ele alırlarken cinsiyetçi düşüncenin taşıyıcılarından çoğunu kadınların oluşturduğunu gördüklerini vurgular. bu çok önemli bir nokta. erkeksiz, tek başına ebeveynlik yapan annelerin bile çocukları cinsiyetçi düşünceyi öğrenerek büyüyorlar. binlerce yıllık ataerkil toplum değerlerinin içinde yetişen kadınların çocuklarına bu öğretileri aktarması tabii ki çok doğal. Simone de Beauvoir'ın "kadın doğulmaz, olunur" sözüne gönderme yaparak hooks'un da dediği gibi "feminist doğulmaz, olunur". dolayısıyla öncelikle kadınlarda doğru bir feminist bilincin oturması gerek. hooks'un da belirttiği gibi "feminist hareket, bizim bu toplumdaki kültürümüzün, çocukları sevmeyen, onları ebeveynler tarafından ne istenirse yapılabilecek bir mülkiyet olarak görmeye devam eden bir kültür olduğuna dikkat çeken ilk toplumsal adalet hareketiydi." "beyaz üstünlükçü, kapitalist, ataerkil egemenlik kültüründe çocukların hakları yoktur." (76) hooks, güzel bir örnek vermiş. Gittiği bir toplantıda bir anne, oğlunun kolunu çimdikler. bunun üzerine etraftakiler, annenin oğlu üzerinde bir disiplin kurmasını olumlu karşılar. hooks ise annenin davranışının tacizkar olduğunu, bu davranışın erkek çocuğunun büyüdüğünde kadınlara karşı tacizkar davranmasının tohumlarını ektiğini belirtir. hooks, annelik sadizminin kadınları sıklıkla çocukları duygusal ve fiziksel olarak taciz etmeye ittiğini vurgular. feminist kuramı çocuklara yönelik kadın şiddeti konusunda daha duyarlı olmaya çağırır. diğer yandan cinsiyetçi cinsel rollerin çocuklara doğdukları andan itibaren dayatılma yollarının farkında olmalıyız. hooks, özellikle erkek çocuklarının, davranışları erkekliğin cinsiyetçi düşünceleriyle uyuşmadığında tacize maruz kaldıklarını bunun sıklıkla utandırmak biçiminde olduğunu vurgular. peki çözüm ne? hooks, kadın ve erkek ebeveynler cinsiyetçilik karşıtı düşünceyi benimsediklerinde erkek ve kız çocukların feminizmi eylemde görme fırsatına sahip olabileceklerini belirtir. "çocukların erkekler ya da kadınlar tarafından, ataerkil olarak egemenlik altına alınmasının sona erdirilmesi, aileyi çocukların sağlıklı ve özgür olabilecekleri, sevgiyi tanıyabilecekleri bir yer haline getirmenin tek yoludur."(81)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
